12.02.2017 19:06:14
Okunma: 971
0 Yorum

Mete Gönenç gonencmete@yahoo.com
İZMİR DÜŞERKEN (7)

 
1980’li yıllar ülkemiz insanlarının özellikle de emekçi ve aydınlarımızın kâbusu oldu. 1982 Anayasasıyla kurulan YÖK ile pek de mücadele ederek sahip olmadığımız üniversite özerkliği kaldırıldı. Tam 803 adet akademisyenin işine son verildi veya üniversiteden ayrılmak zorunda bırakıldı. Bu sayı bu gün tasfiye edilenin beşte biridir. Ancak ülkemizde ilk defa böylesine büyük bir akademisyen kıyımı yapılması açısından önemlidir.
 
Bu yıllardan itibaren, ülkemiz siyaset ve eğitim sistemine TÜRK-İSLAM sentezi damgasını vurdu. O yıllarda görev yapan tüm hükümetlerin ve üst bürokratlarının sorumluluğunda olarak gerici kadrolar devlete hâkim kılındı. Böylece küresel sermaye ve işbirlikçi  ‘sera’ burjuvasının haksız düzenlerini sürdürebilmek için istediği, bu günkü İslami faşizmin temelleri tam olarak atılmış oldu. Sermayedarlara verilen sınırsız özgürlüğe karşın işçi sınıfının, emekçilerin sesi tamamen kısıldı. Darbeden sonra her nasılsa! Hemen biten terörün tüm sorumluluğu her türlü kışkırtma ve ajanlarıyla teröre bulaştırdıkları sola yüklendi. Solun, bu güne kadar aşılamayan bir şekilde halkla tüm irtibatı kesildi. Toplumun her kesimiyle neredeyse hiç direnişsiz teslim olması ise ülkemizde direniş kültürü olmadığını bir kez daha açıkça gösterdi.
 
 Bu şartlarda başlayan 1990’lı yıllarda ise kapitalizmin derin ekonomik krizleri yaşandı.  Fiyat artışları, döviz fiyatlarındaki yükselmeler ve tabii ki işsizlik! Hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Ekonomi tam anlamıyla, İMF ye tam teslim edildi ve dolayısıyla emekçilerin daha da perişan edildiği yıllar oldu.1995’lere gelindiğinde ücretlilerin milli gelirdeki payı sadece son 2 yılda %33 den %21’lere düşürülmüştü. Rant/faiz gelirlerinin payı ise %65 den %62 ye çıkmıştı. Böylece küresel kapitalizmin temel özelliklerinden biri olarak, üretim tamamen ikinci plana atılarak ‘havadan para kazanmada’ diyebileceğimiz rant ekonomisi hüküm sürmeye başladı. Emekçilerin payına düşen ise fazlasıyla aşina olduğumuz ‘kemer sıkma politikaları’ oldu.
 
1990’lara damgasını vuranlardan biri, ailece geçmişi oldukça karanlık, nasıl zengin olduğu, siyasete nasıl girdiği bilinmeyen Tansu Çillerdi. Daha 27 yaşında ve ABD de mastır yaparken 1973 de ABD de 11 odalı yüzme havuzlu villa alabilmesi hiçbir zaman açıklanamamıştır. Kötü bir tesadüf olarak aynı yıllarda SBF de okuduğumuz daha o dönemden derin devletin adamı olduğu bilindiği için kimsenin konuşmadığı sonradan AKP tarafından kendisine özel hapishane inşa edilen Mehmet Ağardı.
 
Bunların hâkim olduğu yıllarda, Özel Harp Dairesi ve ‘JİTEM’ kurulmuştu. Ekonomide sömürünün artmasına paralel olarak siyasi ve faili meçhul cinayetler ise yeniden ve çoğalarak başlamıştı. CHP’nin 2004 deki raporuna göre. İçlerinde Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, gibi çok önemli türk ve Kürt aydınlarımız da olmak üzere, bu dönemde,36000 kişi öldürülmüş,18000 kişi yaralanmış,1248 siyasi faili meçhul cinayet işlenmiştir.23355 PKK militanı,5050 güvenlik görevlisi ve 4485 sivil öldürülmüştür. Doğuda sola açık Kürt hareketleri tamamen bitirilerek bölge büyük ölçüde PKK nın hâkimiyetine girmiştir. Aziz Nesin’imizin de içinde olup son dakika kurtarıldığı şekilde Sivas’ta 37 aydınımızın yakılması da bu döneme rastlamaktadır.
 
1997 de DYP-REFAH Partisi koalisyonu hükümet olup, Demirel Cumhurbaşkanı, Çiller Dış işleri bakanı, Erbakan başbakan iken Fetö’cülerin etkin olduğu bir gurup asker tarafından meşhur 28 Şubat Muhtırası verildi. Erbakan istifa zorunda bırakıldı. Sonrasında RTE kısa sürelerde 5 defa ABD ya gitti, randevuları almada FETO’NUN etkin olduğu ise artık bilinmektedir. Artık milli sanayici değil muhafazakâr hatta batıcı görünüşlü AKP’nin kurulması için gerekli şartlar tamamlanmıştı.
Bu süreçte çok iyi hesaplanmış bir planla bitirilen solun muhalefette hiç etkinliği olamamıştır. CHP ve türevleri DSP-SHP ise hep olduğu gibi muhalefette ve kısa süreler içinde olsa koalisyon ortaklıklarında pasif tavırlarını sürdürmüşler hatta suç ortağı olmuşlardır. Ben dâhil birçoğumuzun sevip takdir ettiği Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı iken Sivas’ta 37 canımızın yakılabilmesi bunu en çarpıcı örneklerindendir.
 

 

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları