29.12.2016 19:04:49
Okunma: 1426
0 Yorum

Mete Gönenç gonencmete@yahoo.com
İZMİR DÜŞERKEN (2)

 
Geçen haftaki yazımda küresel patronların hâkimiyetindeki ülkemizin yarım yüzyılı aşkın bir sürece son 15 yılda konulan nokta ile geldiği durumu özetlemiştim. Bu süreçte, 70 yıldır kurumsallaştıramadığımız cumhuriyet büyük ölçüde yıkılmış, devletimiz neredeyse tüm kurumlarıyla çökmüştür. 
 
Ekonomimiz ise tam bir iflas halindedir. Medya da haberlerin büyük bölümü teröristlerin katlettiği insanlarımız iken, dış politikada ise yakın ve uzak çevremizde dost ülke kalmamıştır. Bir taraftan açlık sefalet kitleselleşirken biraz da buna bağlı olarak taassup, gericilik, fuhuş, uyuşturucu kullanımı, iğrenç cinayetler, sapıklık ve akıl sınırımızı zorlayan pislikler günlük olaylar haline gelmiştir. 
 
Bundan da önemlisi, bu süreçte bırakınız sol, sosyal demokrat ülkede liberal demokrat muhalefet bile bulunmamasıdır. Asıl üzücü olan ise, Devleti onarabilecek, yeniden kurabilecek kadrolarında yok edilmiş olmasıdır. Böyle bir ortamda henüz iktidarın çoğunluk sağlayamadığı İzmir ise CHP’li yerel yöneticilerin ve işbirliği yaparak veya susarak da olsa katılan diğer CHP’lilerin ihanetiyle yazımızın başlığını alacak şekilde hızla teslim edilmeye hazırlanmaktadır. Peki, ne olmuştur da ülkemiz bu kadar kısa zamanda bu hale gelmiştir dersiniz? Kanımca bunu açıklayabilmek için kısaca tarihimize bakmak gerekecektir.
 
1299 Yılında, Anadolu da İslam kimliğiyle kurulan Osmanlı İmparatorluğu, bildiğimiz gibi kısa bir zamanda tarihin en önemi imparatorluklarından biri haline dönüşmüştür. İstanbul’un işgali ve özellikle de halifelik unvanı da alındıktan sonra İslam kimliği her konuda belirleyici olmuş, sultanlar Allahın temsilcisi, buyrukları da ‘Allah buyruğu’ Sayılmıştır. Kısa bir süre sonra devlet kurumlarını belirlemeye başlayan devşirme sistemi ile özellikle de balkan ülkelerinden getirilip köle olarak türlü eziyetlerle yetiştirilerek Müslüman yapılan devşirmeler, asker, yönetici, cariye bazıları da padişah eşi olmuşlardır. Bunların zeki ve yetenekli olanları ise, bizzat padişahın denetiminde sarayın içindeki Enderun mektebinde bilim ve devlet adamı! Olarak eğitilmişlerdir. Eğitim sisteminin başında şeyhülislamın bulunduğunu söylemek ise sanırım şaşırtıcı olmayacaktır.
 
Bunu söylerken amacımız kesinlikle yabancı düşmanlığı, Türkçülük yapmak. Değildir. Ancak bunun doğal sonucu olarak Anadolu halkı ihmal edilmiştir. Ticaret de dinen hoş görülmediği için köylü ve esnaf olabilen Anadolu insanlarının şanslı! Olanları bile müftüler tarafından yönetilen dini eğitimin dışında bir eğitim alamamışlardır. Bilgi ve görgüleri, gerek olduğunda savaşa çağırıldıklarında gördükleri, öğrendikleri ile sınırlı kalmıştır. 1960’ların sonunda işçi olarak Almanya ya birçoğu da direkt köylerinden giden vatandaşlarımızın hali hatırlanırsa ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.
 
Doğal olarak sınırlı sanayisi ve ticareti de, Taner Timur’un deyimiyle ‘padişahlar ve yöneticiler kadar yabancı’ ecnebilerin elinde bulunurken asıl sıkıntı ise, Osmanlının aydın kimliğindedir. Ortaçağı da kilise eğitim düzeninden çıkamayan Avrupa da kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle beraber buna paralel oluşan insan haklarını savunmaya başlayan ‘BAĞIMSIZ AYDINLAR’ oluşurken, sanayi devrimi, reform, Rönesans ile batı ülkeleri ekonomilerini ve kültürlerini geliştirmişlerdir. Dini eğitimin dışına çıkamayan Osmanlıda ise hiçbir zaman bağımsız aydın yetişmemiş, bilimde ve ekonomide gelişmeler çok sınırlı olmuştur.
 
       Osmanlının sonunu hazırlayan ve belki de bu günlerinde hazırlayıcısı olan bu durum Osmanlının güç kaybetmesi ve kurumlarının zayıflaması sonucu son iki yüz yılda değişmeye başlarken yetişmeye başlayan aydınlarımız ise yine bağımsız olamamış, İslami kimlikten de çok kopmadan,’TÜRKÇÜLÜK’ ve ‘BATICILIK’ etkisinde halktan uzak kalmaya devam etmişlerdir.
 
DEVAM EDECEK
 

 

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları