06.08.2017 19:39:40
Okunma: 1312
0 Yorum

Defne Gönenç
Yeni GDO İzinlerini Politik Ekonomik Açıdan Okumak

 
Bildiğiniz gibi Biyogüvenlik Kurulumuz çok yakın zamanda 3 genetiği değiştirilmiş soya (GDO) ve 1 GDO mısırın hayvan yemi olarak ithal edilmesine ve kullanılmasına izin verdi. Aslında Türkiye’de GDO’lu ürünlerin gıda olarak kullanılmasına izin verilmiyor. Fakat Türkiye’de üretilmesine izin verilmese de GDO’lu yemleri hayvanların yemelerine izin var. Yani bizler dolaylı yoldan da olsa GDO’ya maruz kalıyoruz.
 
Biyogüvenlik Kurulu şimdiye kadar 7 soya ve 25 mısır geni olmak üzere toplam 32 GDO’nun ithalatına izin vermişti. Şimdi bu sayıya 4 gen daha eklendi ve 36 oldu.
 
GDO’lu ürünler ve GDO kullanımı bilim dünyasında tartışmalı bir konu. Bunun iki temel sebebi var. Birincisi yeterli ve net verilerin olmaması. GDO konusunda yeteri kadar eskiye dayanan veri toplayabilmek kolay değil zira GDO kullanımı çok da eskiye dayanan bir durum değil. İkincisi de gıda sektörünün çok büyük olmasına rağmen çok az sayıda küresel şirketin elinde tutulması, bu şirketlerin de GDO’yu desteklemeleri. Maalesef çok fazla paranın bulunduğu ortamlarda “bağımsız” araştırma yapabilmek de çok mümkün olamayabiliyor.
 
Bazı bilim adamları GDO’yu küresel açlık krizini çözecek anahtar olarak görürken kimisi GDO’nun potansiyel (ki aslında sadece potansiyel bile değil) tehlikeleri sebebiyle kullanılmasını desteklemiyor. Dünyanın bazı yerlerinde açlık krizinin yaşandığı doğru. Fakat artan nüfusu sadece GDO doyurabilir fikri çok da “bağımsız” araştırmalar sonucunda varılmış bir değerlendirme değil. Zira aslında GDO’lu ürünlerin tarımsal verimliliği organik tarıma göre ne kadar arttırıp arttırmadığı bile tartışmaya açık! Atadan kalma, yerel tohumlar kullanılarak yapılacak organik tarım desteklenirse, iyi bir planlama, modern tarım teknolojisinin kullanılması ve yiyecek israfının azaltılması ile değil Türkiye ölçeğinde küresel ölçekte bile ihtiyaç duymayacağız. (Lütfen sizler de yemek atmamaya özen gösterin.)
 
Yani GDO konusunu politik-ekonomik açıdan değerlendirdiğimizde soru şu hale geliyor: İhtiyaç için üretim mi yoksa kar için üretim mi?
 
Türkiye’nin GDO’lu yem veya ürün ithal etmeye ihtiyacı yok. Biyogüvenlik kurulunun izin verdiği 4 gene baktığımızda ise 3’nün Monsanto (MON87708, MON87705, MON87460), 1’nin BASF (BPS_CV127-9) şirketine ait olduğunu görüyoruz. Maalesef, neoliberal küreselleşme sonucunda tekelleşme öyle boyutlara geldi ki dünya tarım ilacı piyasasının %75’ine ve tohum piyasasının %60’tan fazlasına sadece 6 uluslararası şirket sahip. Monsanto ve BASF bu şirketlerden ikisi.
 
Küresel gıda ve tarım ilacı piyasasının büyük kısmına bir elin parmağıyla sayılabilecek kadar az firmanın sahip olması bir sorun. Neden mi? Bu durum kararları çok az kişinin alması demek. Bunun bir sorun olmasından aslında bu şirketler için çalışanlar bile farkında. Çünkü çoğunun şirket politikasında söz hakkı bile yok. Sadece “kendilerine verilen işleri” yapmak ile yükümlüler. Bu sebeple kesinlikle demokratik olmayan, hiyerarşik ve şirket içindeki güç dengelerine dayanan bir düzen neredeyse tüm dünyanın ne yiyip ne içtiğini kontrol eder hale geldi.
 
Bu durumda ilk olarak çiftçi ve hayvancılıkla uğraşanlar (dolaylı olarak da hayvan ürünleri üreticileri) bu şirketlere bağımlı hale geliyorlar. 4 genin Türkiye’ye ithalatını Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği istemiş. Şu anda beyaz et üreticilerinin “işine geliyor” olabilir daha ucuz yem kullanmak. Fakat acaba tehlikenin farkındalar mı? İleride bu 6 şirkete, onların kararlarına, (yerli alternatif tohum üreticisinin ortadan kalkmasıyla) onların fiyat politikalarına bağımlı olabilecekler. Hatta belki de piyasanın kuralı bu ya, sürekli sermaye biriktirme ihtiyacından dolayı, şirketlerini büyütmek için bu 6 şirket tavukçuluk piyasasına da el atacak. Bizim beyaz-et üreticileri de bu şirketlerle rekabet edemeyip belki de bu şirketlerin bir çalışanı olmak zorunda kalacaklar? Neden olmasın? Eskiden mahalle bakkallarımız vardı şimdi marketlerde kasiyer olarak çalışıyor birçok insan ve tepeden alınan kararlara tabiler.
 
Sonuç olarak GDO konusunu politik-ekonomik açıdan değerlendirdiğimizde bizlere rağmen güçlenen küresel şirketleri görüyoruz bu kararların arkasında. Küçük çiftçi, GDO’lu ürünlerin ve kimyasalların yoğun olarak kullanıldığı bir monokültür üretimde ayakta kalamaz. Aynı şey küçük tavuk üreticisi için de geçerli.
 
Yoğun kimyasal ve GDO kullanımının çevresel riskleri de vardır. Endüstriyel tarım kuş türlerini ve tozlaşmayı sağlayan diğer canlıları yok edip biyoçeşitliliği tehdit eder. Bu arada küresel şirketler – hem kendi çalışanları hem de bizlere yani tüketiciye rağmen – daha da güç kazanır, piyasa fiyatlarını tamamıyla belirleyebilir hale gelir, ürün çeşitliliği azalabilir ve halk sağlığı söz konusu olduğunda kararlar çok daha az demokratik biçimde alınır.
Bizler daha Türk, Kürt, oncu, buncu, şuncu diye ayrıla duralım …
 
Defne GONENC
Research and Teaching Assistant / PhD Student
Center for International Environmental Studies
Graduate Institute of International and Development Studies
Maison de la Paix

1211 Genève 21 - Switzerland 

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları