11.08.2016 22:10:09
Okunma: 1488
0 Yorum

Defne Gönenç
Uluslararası Hukukta Çevre Hakkı

 
İki haftadır üzerinde durduğumuz çevre hakkının uluslararası hukuk’taki evrimi hangi önemli bildiriler ve sözleşmeler aracılıyla olmuştur? Çevre hakkı hukuka ilk olarak yaşam hakkının genişletilmiş bir biçimde yorumlanması (ya da olması gerektiği gibi) ile girmiştir. 
 
Buna göre, içinde yaşanılan çevre, insan yaşamını doğrudan etkiler ve bu yüzden, yaşam hakkı çevrenin korunmasını gerektirmektedir. İnsan hakları ve çevrenin korunması arasındaki ilişki uluslarası düzeyde ilk olarak 1972 Stockholm Konferansı’nda ele alınmıştır. Fakat Stockholm Bildirgesi’nde “sağlıklı ve dengeli bir çevre hakkı” ifadesi kullanılmamıştır. Ayrıca bildirgenin herhangi bir bağlayıcılığı da yoktur. Yine de Stockholm Bildirgesi insanların içinde yaşadıkları çevre üzerinde bazı haklara sahip olduklarının farkına varmaları açısından çok önemli bir yere sahiptir. Zira konferans sonucunda kabul edilen “Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi” Bildirgesi’nin ilk maddesinde “Özgürlük, eşitlik ve kaliteli bir çevrede onurlu ve yeterli yaşam şartları sağlanmış olarak yaşamak insanların temel bir hakkıdır” demektedir.  Bu açıdan Stockholm Konferansı uluslararası politika ve hukuk açısından bir çağ atlatmıştır.
 
Hukuki açıdan önemli bir dönüm noktası olan Stockholm Konferansı maalesef yerel uygulamalarda etkisini çok da hissettirmemiş,  sermaye (para kazanma hırsı) ve insan yaşamı (içinde yaşanılan çevre) arasındaki mücadele devam etmiştir. Doğa üzerinde olumsuz etkisi fazla olan projeler ancak yoğun katılımlı mücadeleler sonucunda engellenebilmiş - ve de çoğu zaman da engellenememiştir. Bu duraksama kendisini 1992 yılında Brezilya’nın başkenti Rio’da kabul edilen Rio Deklarasyonu’nda da göstermektedir. 
 
Rio Deklarasyonu bilgiye erişme ve karar verme süreçlerine katılım açısından çok önemli ilerlemeler kat etmiş olsa da uluslarası anlamda tanınan bir “çevre hakkı”nı tanımlamamaktadır. Yine de Rio Deklarasyonun usul haklarının gelişmesi açısından önemi büyüktür. 
 
Zira deklarasyonun 10. Maddesi şöyle demektedir: “Çevresel konular her düzeyde ilgililerin katılımını gerektirir. Ulusal düzeyde, bireyler kamu otoritelerinin elinde bulunan, yerleşimlerindeki sağlığa zararlı maddeler ve faaliyetler de dahil olmak üzere, çevre ile ilgili bilgilere erişme ve karar verme süreçlerine katılabilme fırsatlarına sahip bulunmalıdır. Ülkeler geniş bir biçimde bilgi sağlayarak kamu duyarlılığını ve katılımını teşvik etmeli ve kolaylaştırmalıdır. Tashih ve tazmin talebi de dahil olmak üzere adlî ve idarî işlemlere başvurma hakkı sağlanmalıdır.”
 
1994 yılında ise Fatma Zohra Ksentininin Birleşmiş Milletler Özel Raportörü olarak hazırlayıp Birleşmiş Milletlere sunduğu Çevre ve İnsan Hakları Deklarasyonu çevre ve insan hakları arasındaki ilişkiyi en kapsamlı şekilde inceleyen ve de çevre hakkını Birleşmiş Milletler düzeyinde uluslarası bir bildirge ile tanıyan çalışmadır. Fakat Birleşmiş Milletlerce reddedilmiştir. Deklerasyon “güvenli, sağlıklı ve ekolojik olarak dengeli bir çevre hakkı”nı tanımak ile kalmayıp “gelecek nesillerin ihtiyaçlarını adil bir şekilde karşılayabilme haklarına zarar vermeyecek bir çevreye sahip olmaya hakkı vardır” diye belirtmiştir. 
 
Özellikle bu yorum birçok ülkenin hoşuna gitmemiş ve taslak ilkeler reddedilmiştir.  Mevcut Birleşmiş Milletler Özel Raportörü John Knox’un da çevre ve insan hakları ile ilgili kapsamlı çalışmaları mevcuttur. Fakat çevre hakkını Birleşmiş Milletler düzeyinde tanıyan bir uluslarası deklarasyon hala mevcut değildir. Çevre hakkını kabul eden bölgesel insan hakları sözleşmeleri ve bu hakkın anayasalardaki gelişimi ise haftaya …    
 

 

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları