16.10.2016 18:36:05
Okunma: 1698
0 Yorum

Defne Gönenç
Türkiye’nin İklim Politikası (I)

 
İklim değişikliği yüzyılımızın en önemli küresel sorunlarından biri. Dünyada bu kadar açlık, savaş, beslenme, salgın hastalık sorunu varken bir de iklim değişikliği ile mi uğraşacağız demeyin. Zira gezegenimiz, kendisini hızlı ve çarpık sanayileşme sonucunda ağır biçimde yıpratan insanlıktan iklim değişikliği aracılığıyla intikam alıyor. 
 
Fakat maalesef iklim değişikliği herkesi aynı oranda etkilemiyor. Kuraklık, seller, ormansızlaşma, tayfunlar, deniz seviyesinin yükselmesi, aşırı sıcak ve soğuklar dar gelirliyi daha sert etkiliyor ve etkilemeye devam edecek. Bu sebeple, iklim değişikliği açlık, salgın hastalık, beslenme sorunlarını ve kaynak sıkıntısını tetikleyen bir rol oynuyor ve insan güvenliğini ciddi biçimde tehdit ediyor.
 
Peki Türkiye iklim değişikliği ile mücadele için ne yapıyor? 
 
Türkiye’nin bir iklim politikası var mı hiç merak ettiniz mi? 
 
Her gün televizyonda borsa haberlerini, dolar ve altının yükselip düşmesini dinliyoruz.  Reklamlarda büyük şehirlerde her gün bir yenisi yapılan inşaat projelerinin, ev, apartman, rezidans ve iş yerlerinin satışa çıkarılışına şahit oluyoruz. Yükselen Türkiye’nin ekonomik gücüyle övünüyoruz. 
 
Peki Türkiye’nin iklim politikası deyince aklınıza ne geliyor? 
 
Daha doğrusu bir şey geliyor mu? Gelin bu iki hafta boyunca bu konuya göz atalım.
 
Türkiye’nin uluslararası iklim siyasetindeki rolünü en iyi tanımlayacak kelimeler isteksizlik ve gönülsüzlük olsa gerek. Zira Türkiye, uluslararası iklim müzakerelerinden bağlayıcı sonuçlar çıkmadığı sürece “özel koşullarını” bahane ederek iklim değişikliğine karşı herhangi bir mücadele yürütmek kaçınmaktadır. Nedir bu “özel koşullar?"  OECD’nin kurucu üyesi olsa da, sanayileşmesini tamamlamamış olan Türkiye’nin tarihsel açıdan sera gazı salınımlarına katkısı az olduğu için iklim değişikliği için esas sorumluluk alması gereken ülkelerden biri olmadığı. Bu sebeple, Türkiye’nin, ülkelerin sera gazı salınımlarını “Niyet Edilen Katkı Beyanları” doğrultusunda azaltmalarını amaçlayan Paris Anlaşması için verdiği beyan da komik denecek boyutta. Ekonomik gücü ile fazlaca övünen Türkiye’nin bu kadar zayıf bir iklim politikasının olmasında hangi lobilerin parmağı var dersiniz?
 
Konuya tarihsel açıdan yaklaştığımızda ise Türkiye’nin uluslararası iklim rejimine çok geç katıldığını görüyoruz. Türkiye’nin ilk çevre sorunları envanteri 1980 yılında Türkiye Çevre Sorunları Vakfı tarafından hazırlanmaya başlanmış. İklim değişikliği ile ilgili daha kapsamlı ilk çalışmalar ise 1992 Rio Konferansı’na hazırlık için 1991-1992 yıllarında Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünce yürütülmüş.
 
Türkiye, Birleşmiş Milletler öncülüğünde 1992’de imzalanan ve küresel ısınmaya yönelik ilk çerçeve sözleşmesi olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMIDÇS) 2004 yılına kadar taraf olmamıştır. Türkiye’nin BMIDÇŞ’nin analizlerine göre iklim değişikliğinden yüksek derecede etkilenecek ülkeler arasında olmasına rağmen sözleşmeye taraf olmamasının sebebi ise 2004 yılına kadar hem ek-1 hem ek-2 ülkeleri listesinde bulunmasıdır. Buna göre, BMIDÇŞ ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi çerçevesinde, iklim değişikliği ile mücadelede her ülkeye, o ülkenin iklim değişikliğine tarihsel katkısını baz alarak bir sorumluluk yüklemektedir. Buna göre ek-1’de sınıflandırılmış ülkeler sanayileşmiş ve piyasa ekonomisine geçiş ülkeleridir. Ek-2’deki ülkeler ise iklim değişikliği ile mücadelede maddi kaynağa ihtiyacı olan ülkelere destek olan sanayileşmiş ülkelerdir. Geri kalan ülkeler bu iki eke de dahil olmayan ülkelerdir. Sözleşme metni hazırlandığında Türkiye OECD ülkesi olması dolayısıyla hem ek-1 hem ek-2 ülkesi olarak nitelendirilmiştir. Fakat bunu adil bulmayan Türkiye, çerçeve sözleşmesine, ek-2 ülkesi olmaktan çıkarılacağı 2004 yılına kadar dahil olmamıştır. Türkiye’nin ek-2 ülkesi olmaktan çıkarılmak istemesinin sebebi ise, Türkiye’nin tarihsel açıdan iklim değişikliğine katkısının az olması ve yıllık milli gelirinin ek-1 ve ek-2’ye dahil olmayan bazı ülkelerden düşük olmasıdır.
 
Altının önemle çizilmesi gereken nokta şudur: 
 
Türkiye’nin emisyon miktarı diğer bazı ülkelere göre düşük olsa da emisyon artış oranı çok fazladır. BMIDÇS’nin rakamlarına göre Türkiye’nin emisyon miktarı 2012 yılında 1990 yılına göre tam %163.3 artmıştır. Bu rakam ek-1 ülkeleri içinde gerçekten bir rekordur. Zira, Türkiye’yi en yakından izleyen Yeni Zelanda için bile bu rakam % 111.4’te kalmıştır. Bu demektir ki Türkiye bırakın emisyon miktarını azaltmayı tam tersine her yıl bu rakamı fazlasıyla arttırarak büyüyor.  Bu durumun en önemli sebebi izlenen yüksek karbonlu büyüme politikalarıdır.
 
Türkiye’nin BMIDÇŞ’ye üye olması sonrası gelişmeler, Kyoto Protokolü’ne dahil oluşumuz ve Paris Antlaşması’ndaki pozisyonumuz ise haftaya …  
 
 
Defne GONENC
Research and Teaching Assistant / PhD Student
Center for International Environmental Studies
Graduate Institute of International and Development Studies
Maison de la Paix
1211 Genève 21 - Switzerland
 

 

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları