22.01.2017 20:24:24
Okunma: 2018
0 Yorum

Defne Gönenç
İzmir’den Çevre Manzaraları

 

“Çok gezen mi bilir çok okuyan mı” çıkmazını “her ikisi de” şeklinde çözümleyeduralım, çok gezdiğim şu günlerde çok gezmenin çevresel farkındalığı fazlasıyla arttırdığını kavradım. Doğup büyüdüğüm ve de 18 yaşımdan sonra her yıl 3 ayımı geçirdiğim şehir İzmir’e artık farklı bir gözle bakıyorum. Sosyalleşme öyle bir şey ki bizlere bazı eksiklikleri ve çarpıklıkları normalleştiriyor da. Yani 18 yıl yaşadığım şehirde hiç fark etmediğim ya da fark etsem de pek umursamadığım çarpıklıklar sanki artık daha çıplaklar.

 
Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’nda tramvay çalışması var. Aynı zamanda otobüslerin de sıklıkla geçtiği ve birçok otobüs durağının bulunduğu bir cadde. Otobüs duraklarına bir bakın. Otobüs durağından indiğinizde yolun ortasında kalakalıyorsunuz. Çünkü tramvay çalışmasını yapanlar açtıkları çukurların üstüne ufak bir köprü koymayı bile düşünmemişler. Yani sahildeki otobüs durağından sahil yoluna geçmek için ya iki üç kişi birbirinize tutunup su ile dolu çukurların içine bata çıka geçmeniz ya da atletizm uzun atlama şampiyonu olmanız gerekiyor. Bırakın engelli vatandaşları, yaşlıları, çocukları düşünmeyi … Otobüs duraklarında oflaşa poflaşa bekleşen insan kalabalıklarının ise “güçlü Türkiye” için “güç gösterisi” olmadığı net.
 
İkinci sırada, kaldırımlar. Kaldırımlara hiç baktınız mı? Çarpık çurpuklar tabi ki, bunu hepimiz biliyoruz. Yılda ortalama bir kez de sökülüp yeniden yapılırlar. Ama bir de yağmur yağdığında bakın kaldırımlara. Su, kaldırımların tam ortasında birikiyor. Böyle bir hesaplamayı tutturmak için gerçekten üstünde çalışmış olmak gerek. Türkiye’de birçok üniversite var ve bu üniversiteler her yıl yüzlerce mühendis mezun ediyorlar. Acaba Türkiye’deki üniversiteler mi standart bir kaldırım hesabı yapamayan mühendis mezun ediyor yoksa mezun olan mühendislere bilinçli olarak mı bu hesaplar yaptırılmıyor? Köprüsü, kocaman havaalanları, gökdelenleri ile gurur duyulan “güçlü Türkiye” bırakın dar ve orta gelirli ailelerin yaşadığı semtleri, yüksek gelirli diye sınıflandırabileceğimiz bir grubun yaşadığı, şehrin en merkezi yerindeki kaldırımları bile yapamıyor.
 
Peki ya o hava kirliliği! İzmir’e geldiğimden beri nefes alırken bir rahatsızlık hissediyorum. Geceleri sokak lambalarına bakın. Bir sis fark edeceksiniz lamba ışığının etrafında. Bir de akciğerleriniz ufak ufak yanacak her nefes alışınızda. Hava Kirliliği İzleme İstasyonları web sitesinden aldığım veriye göre şu anda İzmir’in PM10 ölçümüne göre hava kirliliği endeksi 41. Bu değer Türkiye’de kullanılan sınıflandırmaya göre “iyi” diye nitelendiriliyor. Çünkü maalesef Türkiye’de 70’in altındaki değerler “iyi” kabul ediliyor. Halbuki Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul ettiği sınır 25’tir. Bu endekslerde hangi değerleri normal kabul ettiğimiz çok önemli çünkü endeksteki “normal” sınırı yükseldikçe, aslında sağlıksız olan koşullarımıza aldırış etmeyip hemen önlem almak yerine havayı kirletmeye devam ediyoruz. Bence acilen normal kabul edilen değerlerin gözden geçirilmesi gerekiyor.
 
Sevgili deniz. Yine kirleniyor. Bir ara, kısa bir süre de olsa acaba İzmir Körfezi temizleniyor, yeniden yüzebilecek miyiz diye heyecanlandığımızı hatırlıyorum. Fakat heyecan kursağımızda kaldı. Marsilya’dan, Nice’ten daha güzel olabilecekken zavallı Mumbai olmaya doğru ilerleyen bir İzmir var karşımda.
 
Apartmanlar. Birçoğumuzun emeli bahçeli, tek veya iki katlı bir evde yaşayabilmek. Fakat bunu ancak çok zenginlerin erişebileceği bir lüks olarak görüyoruz. Niçin? Eskiden öyle değil miydi? Kim uydurdu bu apartman rüyasını? Müteahhitlerin rant hırsı ve tabi ki Amerikan rüyası, New York’ta göğe varan sevimsiz binalar. Bakın artık Amerikanlılar bile rüyadan uyanıyorlar. Biz acaba İzmir’de ve Türkiye’nin geri kalanında içine tıkıldığımız çarpuk çurpuk, biçimsiz apartmanlarımızdan daha iyi mekanlarda yaşamayı hak ettiğimizin farkına varacağız? Ayrıca Mithatpaşa – Narlıdere çizgisindeki apartman dairelerine 2000 TL civarı vermeyi normalleştirmişiz. İzmir’deki tüm apartmanların yıkılıp tekrardan ufak bahçeli evler halinde yeniden yapılmasını öneriyorum. Çok mu zor? Değil aslında. Çünkü 30-40 yıl önce her yerde ufak bahçeli evler vardı. Biz bunları yıktık, yerlerine apartman yaptık.  Bu da gösteriyor ki biz aslında kentleri zaten “dönüştürme” potansiyeline fazlasıyla sahibiz. Yaşadığımız mekân bizim hayat standardımızı belirler. Ne kadar refah içinde yaşadığımızı ekonomik büyüme gibi soyut rakamsal kavramlar değil her günümüzü geçirdiğimiz mekanların güzelliği ve düzeni belirler.
 
Son olarak iyi bir haber vereceğim. Aliağa’da yapılması planlanan Enka Termik Santrali’nin çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporu iptal edilmiş. Güzel bir haber fakat siyasi mücadelenin mahkeme kararları ölçeğinde yürütülmesi beni uzun vadede rahatsız ediyor.  Enerji ve çevre planlamalarının toplumun her kesiminin istekleri dikkate alınarak demokratik bir biçimde, tartışılarak yapılan ve mahkemeye gitmeye “gerek kalınmayan” bir düzen gerek. 
 
Defne GONENC
Research and Teaching Assistant / PhD Student

Center for International Environmental Studies
Graduate Institute of International and Development Studies
Maison de la Paix
1211 Genève 21 - Switzerland

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları