05.03.2017 14:01:25
Okunma: 1419
1 Yorum

Defne Gönenç
Gezegenimizin Ekolojik Sınırları

 

 “Ekolojik sınırlarımız” kavramı son zamanlarda bilim çevrelerince yoğun olarak kullanılan bir kavram. İlk olarak 2009 yılında 18 araştırmacının birlikte yaptığı bir çalışma sonucunda Science dergisinde yayınlanan sonuçlara göre gezegenimizin 9 adet ekolojik sınırı bulunmakta.

 

Ekolojik sınır kavramı ile anlatılmak istenen ise insan faaliyetleri sonucunda çevremizde yaşanan değişikliklerin geri dönülemez biçimde gezegenimizi etkilemesi ve dünyanın yaşama daha elverişsiz hale gelmesidir. Çalışmada yer alan Profesör Will Steffen “Ekolojik bir sınırın aşılması, insan faaliyetleri sonucunda gezegen sisteminin kontrol edilemez bir şekilde yaşamaya daha elverişsiz bir evreye girmesi, yoksulluğun azaltılması çabalarının zarar görmesi ve zengin ülkeler de dahil olmak üzere, dünyanın pek çok yerinde insan refahının gerilemesi risklerini arttırır” demektedir.

 
2015 yılında yenilenen çalışmaya göre gezegenimizin dokuz ekolojik sınırı şöyle:
 
-İklim değişikliği
-Biyosfer bütünlüğündeki değişiklik (biyoçeşitlilik kaybı ve türlerin kaybolması)
-Stratosferdeki ozon azalması
-Okyanuslardaki asitleşme
-Biyojeokimyasal akışlar (fosfor ve azot döngüleri)
-Toprak-sistemdeki değişme (örneğin ormansızlaşma)
-Taze su kullanımı
-Atmosferdeki aerosol yükü (Atmosferdeki, iklimi ve canlı organizmaları etkileyen mikroskobik tanecikler)
-Yeni maddelerin girişi (örneğin organik kirleticiler, radyoaktif maddeler, nanomaddeler, mikroplastikler)
 
Sizlere kötü bir haberim var. Maalesef, gezegenimizin dokuz ekolojik sınırından dördünü hali hazırda aşmış durumdayız. Bu dört ekolojik sınır, iklim değişikliği, biyosfer bütünlüğünün kaybı, toprak- sistemdeki değişme ve biyojeokimyasal (fosfor ve azot) döngülerindeki değişmeden oluşuyor. Bilim insanları özellikle iklim değişikliği ve biyosfer bütünlüğünü “çekirdek sınırlar” olarak nitelendiriyor ve bunlardan herhangi birinde değişmenin gezegenimizi “yeni bir boyuta” taşıyacak potansiyelde olduğunu iddia ediyor.
 
Kopenhag Üniversitesi’nden Katherine Richardson’a göre ise ekolojik sınırlar kavramı “insan topluluklarının nasıl gelişmesi gerektiğini dikte ettirmiyor ama insanlık için nasıl güvenli bir alan oluşturacakları konusunda karar vericilere yardımcı oluyor.”
 
Oxfam’dan araştırmacılar ise ekolojik sınırlar kavramını geliştirip bu tartışmaya sosyal sınırlarımız kavramını da yerleştirmektedir. Sosyal sınırlarımız, kalkınmanın devamlılığı için ekolojik sınırlarımızın içine yerleştirilmiştir. Sürdürülebilir kalkınma ise herkesin enerji, su, yiyecek ve sağlık hizmetlerine ulaşabildiği ve de insan haklarına saygılı bir şekilde yaşadığı bir toplum düzeni olarak tanımlanmıştır. Oxfam’ın yaptığı çalışmaya göre sosyal ve ekolojik sınırlarımız arasında karmaşık bir bağ bulunmaktadır. Örneğin çevrenin bozulması ve kirlenmesi hem fakirliği arttırabilir hem de bunun bir sonucu olabilir. Ya da tarımsal verimi arttırmak ve daha çok insana yiyecek ulaştırmak için kullanılan böcek ilaçlarının aşırı kullanımı tam tersi etki yapıp hem ürün miktarını azaltıp hem de doğanın dengesini bozabilir. 
 
Oxfam’ın 2012 yılında yaptığı çalışmaya göre sosyal sınırlarımızın dışında kalmamızın ve sürdürülebilir bir kalkınma modeli izleyemememizin ana gerekçesi eşitsiz kaynak kullanımı ve adaletsiz gelir ve zenginlik dağılımı. Yani fakirliği bitirmek için yapılması gereken harcama ekolojik sınırlarımızı aşmamızı gerektirmiyor. Özellikle de bu program, bazı kaynakların yeniden dağıtımı şeklinde organize edilebilirse. 2012’deki çalışmaya göre,
 
-Açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan dünyanın %13’üne yetecek kadar fazladan kalorinin üretilmesi için gereken miktar, küresel gıda arzının sadece %1’ine eşit.
-Toplam küresel nüfusun %19’unun elektriğe erişimi yok. Ama bu insanlara elektrik ulaştırmak için emisyon gazlarını sadece %1 oranında arttırmamız yeterli.
-Dünya nüfusunun %21’i günde 1.25 doların altında yaşıyor. Bu duruma son vermek için gerekli para dünyadaki toplam gelirin sadece %0,2’sine denk geliyor. 
-Dünyadaki toplam karbon emisyonlarının %50’si, dünya nüfusunun %11’i tarafından gerçekleştiriliyor.
-Dünyanın en zengin %10’u dünyadaki toplam gelirin %57’sine sahip (ki bu Oxfam’ın son verileri küresel eşitsizliğin daha da kötüleştiği yönünde)
-Tüm dünyadaki nitrojen salınımlarının %33’ü AB’de yaşayan insanların et tüketimini sağlamak için yapılıyor. AB nüfusu, dünya nüfusunun sadece %7’si.
 
 Oxfam’ın verileri niçin gezegenimizin sınırlarında yaşadığımızı iyi anlatıyor. Küresel adaletsizlik artık doğanın da sınırlarını zorluyor.
 
Defne GONENC
Research and Teaching Assistant / PhD Student
Center for International Environmental Studies
Graduate Institute of International and Development Studies
Maison de la Paix
1211 Genève 21 - Switzerland
 

Etiketler:

Misafir - 22.05.2018 15:55:36

  • Defne hanımı tebrik ederiz.
  • Son derece önemli konulara değiniyor. Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi hocası olarak ayrıca ve önemli ölçüde yönetim bilimlerinde var olması gereken kentleşme ve çevre sorunları konusunda da ilgi duyarak çeşitli yönlerden makalelerim oldu.ULUSLARARASI TÜRKBİLİM DERGİSİ SEKİZ ALANDA DİSİPLİNLER ARASI BİR BAKIŞLA MAKALELERİ KABUL ETMEKTEDİR. Defne hanımı kurulumuza almayı da teklif ettim. Oy birliği ile kabul edildi.Başarı diliyoruz. Sevgi ve selamlarımızla..suavituncay@yahoo.com GSM: 0 546 785 38 33
  • Yazarın Diğer Yazıları