09.10.2016 16:45:29
Okunma: 1657
0 Yorum

Defne Gönenç
GDO sağlığımızı tehdit etmeye devam ediyor

 
Türkiye, gündemin hızla değiştiği bir ülke. Son zamanlarda, ülkemizin ve bölgemizin çektiği güvenlik sıkıntısı haklı olarak diğer konuların önüne geçiyor. Fakat Türkiye’de güvenliği tehdit eden sadece IŞID ve PKK değil. Gıda güvenliğimiz genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) tehdidi altında.  Tüm dünyada hızla yaygınlaşan GDO’ların önüne Türkiye’de de geçemiyoruz. 
 
2016 itibariyle en çok GDO’lu besin üreten ülkeler ABD, Arjantin, Brezilya, Kanada, Hindistan ve Çin. İsviçre, Fransa, Almanya, Luxemburg, Norveç gibi gelişmiş ülkede ise GDO ile ilgili birçok kısıtlama mevcut. GDO en çok soya, mısır, kanola, şeker pancarında kullanılıyor. Bu besinler havyan yemlerinde ve özellikle hazır yiyeceklerde bulunuyor.
 
Peki GDO’lar neden bu kadar tartışma yaratıyor? Daha da önemlisi, GDO konusu tarımsal verimlilik düzleminde mi, toplumsal adalet düzleminde mi tartışılmalı?
 
GDO konusunda kamuoyu da bilim insanları da ikiye ayrılmış durumda. GDO destekçilerine göre GDO besin yetersizliğine karşı insanları koruyor. Genetik beslenme ile dünyadaki birçok kötü beslenme sorunu, örneğin iyot, demir, A vitamini yetersizliği engellenebilir. GDO, besin dayanaklılığını arttırdığı için aşırı sıcak, aşırı soğuk ve toprağın yüksek oranda tuz içerdiği bölgeleri de tarıma elverişli hale getiriyor. 
 
Bazı uzmanlara göre hızla artan dünya nüfusunu geleneksel ve organik tarım yöntemiyle doyurmaya çalışmak açlık sorununun tırmanmasına sebep olacak. Buna çare olarak da GDO’lu ürünler gösteriliyor.  
 
GDO karşıtları ise GDO’nun kanser ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi birçok hastalığa sebep olabileceğini savlıyor. Buna göre, gıdanın tek tipleştirilmesi salgın hastalık riskini de arttırıyor. GDO karşıtları, GDO kullanımının biyolojik çeşitliliğe olan zararlarının altını çiziyorlar. Ayrıca, esas meselenin dünya tohum ve gıda piyasalarını kontrol altında tutmak olduğunu da belirtiyorlar. Zira fiyat belirlemek GDO’lu tohum piyasasını elinde tutan birkaç şirketin tekelinde.
 
GDO üzerine yapılan bilimsel çalışmalar da ulaştıkları sonuçlar açısından farklılık gösteriyor. Endüstri yanlısı bilim adamları genellikle GDO’nun risklerinin kanıtlanmadığının altını çizerken, GDO’nun faydalarının da kanıtlanmadığını iddia eden bilim adamları da mevcut. Örneğin Nebraska Üniversitesi’nin yaptığı çalışmalarda GDO’lu soya tohumlarında GDO’suzlara göre daha düşük verimlilik elde edildi.
 
Peki ya Türkiye? GDO tartışması Türkiye’ye ilk olarak 1988 yılında girdi. Türkiye o yıllarda mısır ve soyayı GDO’lu üretim yapan Arjantin ve Meksika ve Kanada’dan ithal ediyordu. Brezilya’dan Türkiye’ye soya taşıyan bir gemi Greenpeace tarafından durdurulup soyalarda yapılan araştırmalar sonucunda ürünlerde GDO’ya rastlanınca Türkiye de GDO ile tanışmış oldu. 
 
İlk GDO yönetmeliği ise 2009 gibi geç bir zamanda yürürlüğe girdi. 2010 yılında ise Biyogüvenlik kanunu kabul edildi. Bu kanunla beraber Türkiye’ye bir gram dahi GDO girmemesi beklenirken maalesef beklentiler karşılanmadı. Çıkartılan mevzuatla 32 GDO’lu genin Türkiye’ye girişine izin verildi. Ayrıca yüzde 0.9’un altında GDO içeren ürünlerin piyasada bulunması da serbest.
 
Şu anda Türkiye en çok GDO’yu hayvan yemi açığını kapatmak için mısır ve soya aracılığıyla ithal ediyor. Mısır ve soyada kendi kendimize yeterliliğimiz sağlanmadığı sürece de küresel piyasalarda GDO’suz ürün bulmak neredeyse imkansız.
 
GDO tartışmalarında şunun önemle vurgulanması gerekmekte. GDO taraftarları ve karşıtları görüşlerini eşit düzlemlerde dile getirmiyorlar. Bir yanda dünya piyasasının büyük kısmını elinde bulunduran tohum ve gıda tekelleri, diğer yanda ise birçoğu gelir sıkıntısı yaşayan bilim adamları ve sivil toplum örgütleri. Böyle bir ortamda bilgi karmaşasının yaşanması ve bilimsel olduğu iddia edilen birçok bulgunun da aslında saptırma sonuçlar içerebileceği unutulmamalıdır. 
 
Dünyadaki açlık sorununun artan nüfustan kaynaklandığı aslında bir rivayettir. Dengesiz gelir, gider ve gıda dağılımı ile iklim değişikliği sonucunda artan çölleşme ve toprağın verimsizleşmesi açlığın en temel sebepleridir. Organik ve geleneksel tarım desteklenir, gıda saklama metotları geliştirilir ve çiftçi ve köylülük meslek ve yaşam biçimi olarak küçük görülmezse dünyadaki açlık sorununa önemli ölçüde çare bulunabilir.
 
Defne GONENC
Research and Teaching Assistant / PhD Student
Center for International Environmental Studies
Graduate Institute of International and Development Studies
Maison de la Paix
1211 Genève 21 - Switzerland
 

 

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları