23.10.2016 19:31:56
Okunma: 1752
0 Yorum

Defne Gönenç
Türkiye’nin İklim Politikası II

 
Geçen hafta Türkiye’nin 2004 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS) taraf oluncaya kadar benimsediği iklim politikasını değerlendirmiştik. Bu doğrultuda Türkiye’nin önemle üzerinde durduğu “özel koşullar” söyleminin altını çizmiştik.
 
Türkiye 2004 yılında BMİDÇS’ye taraf oluncaya dek ilk olarak “bekle ve gör” politikası izlemiş ve iklim müzakerelerinde kalkınmış ülkelerin yanında yer almıştır. Fakat Türkiye, hem kümülatif hem de kişi başına düşen karbon salınımlarının birçok gelişmekte olan ülkeden az olması, ekonomik ve sosyal göstergelerinin de diğer gelişmiş ülkelerden çok farklı olması sebebiyle “özel koşullarının” altını çizmiş ve 2004 yılına kadar BMİDÇŞ’ye üye olmamıştır.
 
2004 yılı sonrası benimsediği iklim politikası açısından da Türkiye uluslararası iklim rejiminin hevesli ve yapıcı bir üyesi olarak değerlendirilemez. Bu süreçte de Türkiye uluslararası yükümlülükleri dışında herhangi bir taahhüt altına girmemiş, iklim değişikliği ile mücadele konusunda örnek ve lider bir ülke olmak için çaba sarf etmemiştir. 2015 yılında Germanwatch tarafından hazırlanan İklim Değişikliği ile Mücadele Performansı indeksine göre iklim değişikliği ile mücadele konusunda Türkiye 58 ülke içinde sondan 11. durumundadır. Sıralamada Türkiye yüksek yenilenebilir enerji potansiyeline rağmen Brezilya, Çin, Hindistan, Mısır ve Cezayir gibi ülkelerin gerisindedir. Bu sıralamanın doğruluğu Türkiye’nin 2004 sonrasında izlediği iklim politikasına göz attığımızda da ortaya çıkmaktadır.
 
Türkiye BMİDÇŞ’ye ilk ulusal bildirimini 2007 yılında sunmuştur. Bu bildirime göre 1990-2004 döneminde Türkiye’nin karbon salınımı %74’lük bir artış göstermiştir. Karbon salınımında en yüksek pay ise enerji sektörüne aittir. Türkiye Kyoto Protokolü’ne 2009 yılında taraf olmuştur. Fakat Türkiye’nin Protokolün ilk uygulama dönemi olan 2008-2012 yılları arasında herhangi bir salınım azaltma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Zira Kyoto Protokolü de, BMİDÇS’de olduğu gibi, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre ülkelere farklı salınım azalımı yükümlülükleri getirmektedir. Buna göre, Türkiye özel koşullarını öne sürmüş ve Kyoto Protokolü’nün birinci dönemde salınım azalımı yükümlülüğü getirdiği ek-B ülkeleri arasında yer almamıştır. Bu durum Kyoto Protokolü’nün ikinci döneminde de (2013-2020) değişmemiştir. 
 
Türkiye bu dönemde de Kyoto Protokolü’ne taraf olması sebebiyle herhangi bir uluslararası salınım azalımı sorumluluğu almamıştır.  Fakat 2004 sonrası süreçte en azından ulusal düzeyde iklim değişikliği ile ilgili politika yapımına başlandığını gözlemleyebiliriz. Ulusal bazda çeşitli mevzuat düzenlemelerine gidilmiş ve bazı eylem planları kabul edilmiştir. Örneğin,  Yenilenebilir Enerji Kanunu, Enerji Verimliliği Strateji Dokümanı, Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi, Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı, BMİDÇS Sekretaryasına sunulan Ulusal Bildirimler, Sera Gazlarını İzleme Yönetmeliği bu dönemde kaydedilen bazı gelişmeler olarak sıralanabilir. 
 
Bu gelişmelerin arkasında ise hem Türkiye’nin 2004 yılında BMİDÇŞ’ye taraf olmasının doğurduğu yükümlülüklerinin hem de ulusal kamuoyundan gelen baskıların bulunduğunu söylemek ise yanlış olmaz. Yani Türkiye’deki siyasiler, iklim değişikliği ile mücadele konusunda ilerleme kaydetmekte hiçbir zaman kendi başlarına gönüllü olmamışlardır.
 
Bu durum Paris Antlaşması sırasında Türkiye’nin takındığı tavırda da açıkça ortaya konmuştur. Paris Antlaşmasına göre ülkeler kendi belirledikleri ulusal katkı beyanları doğrultusunda sera gazı salınımlarını 2030 yılına kadar azaltacaklar. Türkiye ise 2030 yılına kadar sera gazı salınımlarını öngörülen artışa oranla %21 azaltacağını beyan etti. Yani normal koşullar altında 2030 yılında 1.175 MtCO2e salım öngören Türkiye Paris Antlaşması’na taraf olduğu için salınımlarını sadece 929 MtCO2e’ye çıkaracağı sözünü vermiş oldu. 2013 yılında Türkiye’nin toplan sera gazı salınımı 459,1 MtCO2e olduğuna göre, Türkiye Paris Antlaşması çerçevesinde herhangi bir sera gazı azalımı söz vermiş durumda değil. Hatta 2013 yılındaki sera gazlarını iki katına çıkaracağını söylüyor. Fakat bu artış normal koşullarda yapacağı artıştan daha az olduğu için böyle yüz kızartıcı bir beyan yapmaktan kaçınılmadı.
 
Bu beyan iklim değişikliğinden yüksek oranda etkilenecek olan Akdeniz kuşağında bulunan Türkiye için gerçekten yüz kızartıcı bir orandır. Bu rakamın iklim değişikliğine karşı gerçek bir mücadeleye hazır olduğumuzu gösterecek kadar artması gerekmektedir. Bunun için ise kalkınmanın daha fazla inşaat, AVM, 24 saat ışıklarla süslenmiş alışveriş caddeleri, her iki üç senede bir telefon değiştirmek olmadığını anlamamız gerekmekte. Yenilenebilir enerji kaynakları son derece bol olan Türkiye’nin en kısa zamanda bu kaynaklarını değerlendirmesi ve hızla ilerleyen bu sektörde önemli bir oyuncu olacağını şimdiden göstermesi gerekmektedir. 
 
 
Defne GONENC
Research and Teaching Assistant / PhD Student
Center for International Environmental Studies
Graduate Institute of International and Development Studies
Maison de la Paix
 

 

Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları